Acısıyla tatlısıyla bir film serisinin daha sonuna gelmiş bulunmaktayız...
Mutlu muyuz? Sizi bilmem ama ben mutluyum. Ne derler bilirsiniz. "Her güzel şeyin bir sonu vardır."

Blogumda değişik şeyler yazmak istediğimi daha önce de belirtmiştim. İşte Alaycı Kuş benim ilk film yorumum olarak bu anlamda blogum için de bir ilk olacak... 
(Güzel bir film, ilklere de imza atabilir elbet :))

Liseye başladığımda bırakın bu filme hayran olmayı ne filmin ne de kitaplarının adını duymuştum. Evet, o zamanlar bu kadar çok kitap okumazdım (hiç okumazdım da çaktırmayın).

Öncelikle uyarmak isterim; kitabı okumadıysanız bu yoruma bakmayın bile yoksa spoi yemek bile hafif kalır bunu yanında. 

Hani bir genelleme vardır ya; filmi izlemek değil de kitabını okumak her zaman yeğdir diye. Bana göre Açlık Oyunları'nda geçerli değil o. Dedim ya geç haberim oldu diye... Ben ilk filmi izledikten sonra kitapları okumuştum. Açıkçası da konu ne kadar hoşuma giderse gitsin, kitapları hiç beğenmemiş, bir türlü ne Peeta'yı ne de Katniss'ı sevebilmiştim. Üstelik final kitabı olan Alaycı Kuş'u bırakın beğenmeyi kitabın kapağını kapattığımda bu kitaplar tamamıyla 'zaman kaybı' diye düşünmüştüm.


Fakat en yakın arkadaşlarımdan biri "Açlık Oyunları hiper Fan Girl'ü" idi. Zıt düşünsek de ikinci filmde ona eşlik etmiş, beraber izlemeye gitmiştik. İki kelimeyle özetlersem; FİLME BAYILMIŞTIM.

Eee zaman bu, su bile ondan daha yavaş akar... Film günü geldi, geldiği gibi de geçip gitti...

İlk olarak eğer imkanınız varsa kesinlikle ve kesinlikle 3 boyutlu olarak gitmeyin. Hem feci şekilde göz ve baş ağrısına sebep oluyor hem de film iki katı daha karanlık oluyor. Yani Alaycı Kuş için 3 boyut demek, eziyet demek; gereksiz yere zahmet demek; boşuna para kaybı demek...

 Yer altında geçen bölümleri ve ölüm sahneleri fazla olan ve ayrıca yeterince kasvetli bir filmi bir de 3 boyut gözlüklerini takarak karartınca insan sormadan edemiyor "E, ne anladım ki ben bu işten ?"


Alaycı Kuş'u beğenmememin bir çok sebebi vardı. Bunlardan en belirgini yersiz yere yapılmış ölümler ve bu ölümlerin duygusuz bir şekilde geçilmesiydi... Kitapta hiçbir duygunun üzerinde yeterince durulmamış olduğunu düşünüyordum. Belki dedim.. Belki sorun tonlarca duygunun birkaç sayfaya sığdırılmaya çalışılmasıydı. Bu yüzden de filmde duygular daha güzel yansıtılır diye düşünmüştüm.
Ama olmadı. Her zamanki Jennifer Lawrence'ın durgun oyunculuğu söz konusuydu. Yani kitap birebir beyaz perdeye aktarılmıştı.

Her şey, Prim haraç olarak seçilince Katniss'in kendini ileri sürmesiyle başlıyor. Katniss'ın en başından beri tek hedefi ailesini korumaktı.
Buna rağmen Prim ölünce Katniss'dan gördüğümüz tek tepki kediye bardak fırlatıp biraz ağlaması oluyor. Her ne kadar çok güzel ağlasa da bir dakikalık bir öfke nöbeti mi? Hem MOCKİNGJAY'sin hem de kız kardeşin ÖLMÜŞ... Yok ya! Ben olsam Roma'yı bile yakardım o öfkeyle.
Neyse en azından Coin'i öldürdü de bütün ölen çocukların intikamını aldı. Gerçi filmi izlerken bu sahne bile ben de istediğim etkiyi oluşturma. Şöyle 'Oh, be! Adalet yerini buldu.' diyemedim.



Her neyse...
Ya FİNNİCK'in ölümü ?
Kitabı okurken Finnick'in öldüğünü birkaç sayfa boyunca anlamamıştım bile. Sanki tavuk öldürüyorsunuz.. Finnick kim ki zaten? Annie dul kalsın, oğlu babasız büyüsün, hayranlar gözyaşları ve hüsranla o sahneleri izlesin... Kitabın tekrar yazılmasını talep ediyorum!
 Hatta film de tekrar çekilsin!
Yine de Finnick'in öldüğü sahne tek kelimeyle harikaydı. 10 numara 5 yıldız... Zaten bence filmin tek heyecanı doruklara taşıyan sahnesi de oydu.
HER NE KADAR KİMSE FİNNİCK İÇİN ÜZÜLMESE DE!!! 
Adı bile geçmedi. Hakaret resmen!

Yine de Annie ve Finnick der, susarım... (Aman Allah'ım, çok tatlılar (gözünden kalp fışkıran emoji))

Genel olarak Alaycı Kuş Bölüm bire göre film baya durağan olmuştu. Birinci filmden çıktıktan sonra neye uğradığımı şaşırmıştım. Ama ikinci filmde 'A, bitti mi? Hadi eve gidelim o zaman.' modundaydım.
Her şey oldu bittiye getirilmiş... İzliyordum ama duygularıma kalbim değilde beynim karar veriyormuş gibiydi. Katniss Prim için ağlıyor, hadi sen de üzül. Finnick ve Annie evleniyor, hadi sen de sevin.
DUYGUSUZ FİLME KARŞIYIM BEN!


Her ne kadar Team Gale grubuna dahil olsam da...
AMAN ALLAH'IM!!!
 Peeta baba olmak için doğmuş. O ne tatlılık öyle? O ne sevimlilik <3
Katniss anne olunca da çok değişmemiş ama Peeta... Bebeklerde tatliş tatliş..

Ama en güzel kısımlardan biri Peeta'nın akli dengesizlikleriydi.
"Real or not real?" 
Kendini kaybetmesi, neyin gerçek; neyin doğru olduğunu ayırt edememesi... Tek kelimeyle harikaydı.



3 boyutlu demiştim ya... Efektler ciddi anlamda çok kötüydü. Bazı yerleri net değildi. Alevli sahnelerde ki ateşleri paintle çizsem daha mı güzel olurdu acaba dedim kendi kendime. Tabi ki abartıyorum ama emin olun abartmama değecek kadar kötü efektler vardı. Her ne kadar sinema tekniklerini çok bilmesem de göz var izan var...

Bir maceranın daha sonuna geldik. Keşke kapanış bu şekilde olmasaydı. Yine de Alaycı Kuş Bölüm Bir'in yanında sönük kalmışsın be Bölüm İki. Belki de beklentilerimiz fazlaydı... Belki de hissedilmesi gereken duygular bunlardı.

Bir sonraki yorumda görüşmek üzere. İyi seyirler :)
(Kedim çok fotojenik değil mi ?)
Vay be!
 Zaman nasıl da su gibi akıp geçiyor, insan gün be gün nasıl da büyüyor... 
Geçen sene (tabi o zamanlar bir bloğum yoktu) İstanbul kitap fuarı diye bir şey duymuş, merak edip gitmiştim. Açıkçası çok sıkılmış, sudan çıkmış balık misalı etrafa alık alık bakıp eve dönmüştüm. Ama çevremdeki herkes 'ayy, fuarda şöyle indirimler, ayy böyle güzellikler, şöyle sohbetler...' diye anlatınca, ben de hiçbir şey diyemeden sadece onları dinlemiştim. 
Bu sene daha bilinçli bir blogger olarak ilk yaptığım şey -her sene deli gibi kitap alır kendisi (bu sene 36 tanecik) - blogger arkadaşım Maydas'ıma beni de götürmesi için mesaj atmak oldu. Kırar mı hiç? Kırmadı sağ olsun:)) Çokça eğlendik, bolca kitap taşıdık.

İstanbul'da yaklaşık 17 milyar insan yaşıyor. Yemin ederim bu insanların üç milyardan fazlası  fuarda kitap peşindeydi. Nasıl kalabalık, nasıl gürültü anlatamam... Yanımdan geçen bir abinin 'Bedava kitap dağıtsalar bu kadar kalabalık olmaz.' diye sitem edişine bile şahit oldum. 
Amaaan! Kalabalıkta, Tüyap'ın tuzu biberi :))


Yan yana durduğun kişi kim olursa olsun, 'aaa, sen de mi okudun bu kitabı? , Ne tavsiye edersin?' demek, adını bile bilmeden 'Tanıştığımıza memnun oldum, iyi okumalar...' diyerek gülümsemek bir başka oluyor tabii. 
Ben bugün resmen insanlıkla dolup taştım yahu! 
Stand görevlileri ayrı bir alem zaten. Kimisi güler yüzlü, sizinle sohbet etmek çin tutuşuyor, -kusura bakmasın kimse ama- kimisi de surat bir karış, utanmasa tersleyecek!

PARODİ YAYINLARI'na uğramayı unutmayın! Hem oradaki görevliler pek şeker -sohbetlerine doyum olmadı-, hem de tüm kitapları 10 lira. Şaka gibi ya! Kitabın arkasında 28 lira yazıyor ve indirim dilenmeden 10 liraya alabiliyorsun.


Ya da PEGASUS YAYINLARI gibi cimri yayınlar var. Şahsen yayınevinin kitaplarını  ve kalitesini çok beğensem de, cüzdanım söz konusuyken kitapların ne kadar pahalı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.  Stand görevlileri çok tatlı 'Booktuber'lar oldukları için en keyifli sohbeti de orda yaptık. Gerçekten harika insanlar.
Belki de Pegasus Yayınları'nın Tüyap'ta tek iyi yanı verdikleri karton çantalardı. Ne diyelim; pahalı ama kaliteli.
 Ömrümün bir gününü daha kitap için harcadım ya, ne mutlu bana...


Ve günü böyle noktaladık... Resimde ben yokum (zaten ben hariç bütün İstanbul var '-')
O köprü nasıl hala ayakta orası da merak konusu zaten :)





Biliyorum ki burada ne kadar yazı yazarsam yazayım, ne dersem diyeyim günün anlam ve önemini belirtmek için maalesef ki kelimeler kifayetsiz kalacaktır. Ama yine de bu vatanın bir evladı olarak, her ne kadar unutturulmaya çalışılıyor olsa da CUMHURİYET BAYRAMI'mızı kutlamayı kendime borç bilirim. 
Özellikle de ülke çapında geçirdiğimiz şu zor günler söz konusuyken dilerim ki nice Cumhuriyet bayramları görürüz...

HEPİNİZİN 92. CUMHURİYET BAYRAMI KUTLU OLSUN!
He-heeyyyt beee! Nasıl mutluyum anlatamam size:)
Hep olduğu gibi zaman su gibi akıp geçerken, yeter artık çıksın şu kitap dediklerimiz bir bir raflarda yerini almaya devam eder. İşte tam şu an o anlardan birini yaşıyorum. Çıkmasını deli gibi istediğim, sonunu çok merak ettiğim ve utanmasam gün bile saydım diyeceğim 'Kurucunun Kızı' nın 2. ve maalesef son kitabı raflarda yerini almak üzere. Ah, zaman ahh! Ne kadar da hızlı geçiyorsun sen öyle.
Yabancı Yayınları sosyal medya hesaplarından 2. kitabın 'Devrimin Kızı' adı altında 6 Kasım'da raflarda yerini alacağını duyurdu. Özellikle de kitabın Fransız basımı bile hazırken beklemek...  Ne kadar da zor, öyle değil mi?

 Okuyanlar bilir (okumayanlar neden hala burada acaba??? Hadi, gidin de şu müthiş kitabı bitirin :D ), bu kitaba, kitabın konusuna bayılmamak elde değildi. Hala serinin sadece ama sadece 2 kitaptan oluştuğunu duydukça fena halde üzüntü duysamda bir yandan da bir seriye daha noktayı koymak insanı mutlu ediyor bence.


''Ben Ivy Westfall. Kurucunun kızı.
Nükleer bir savaş sonrası hayatta kalan az sayıdaki insan biriydim. 16 yaşında kendimi bir güç savaşının ortasında buldum. Annemin katilinin oğluyla evlenmeye zorlandım. Görevim çok da zor değildi. İsyana öncülük edebilmem için kocamı öldürüp ailemin yönetimi ele geçirmesini sağlamalıydım, o kadar...
Ben Ivy Westfall. Artık sistemin kurbanı değilim. Görevim artık eskisinden daha zor. İnandığım şeyler uğruna, her şeyimi kaybetme pahasına savaşacağım...
İsmim Ivy Westfall. Ben Devrimin Kızı'yım.
DEVRİMİN KIZI | AMY ENGEL
6 Kasım'da raflarda!'' Yabancı Yayınları'ndan taptaze fırından yeni çıkmış bir haber.

 Yeni haberlerle görüşmek dileğiyle...
Herkese merhabalar (: Malum okullar açıldı ve ben, daha şimdiden ne zaman kapanacak bu okullar diye gün saymaya başladım. Sormayın, maalesef ki yaz tatiline daha çok var :'( Her neyse konumuz bu değil:)


Şahsen resim çizmeyi ne kadar çok seversem seveyim, doğru düzgün bir çizik bile atamayacak kadar da yeteneksizim. Yine de internette gördüğüm çizimlere bakmaktan kendimi bir türlü alamıyorum. Özellikle GOT'un  çizimleri beni benden alıyor, orası kesin.
Kimisine gülmekten kırılırken, kimisine de 'Vay be! Daha neler göreceğiz?' demekten kendimi alamıyorum.
 Utanmasam beğendiğim bütün çizimleri buraya yükleyeceğim ama maalesef ki böyle bir imkanım yok :(


Bunu yapan kim bilmiyorum ama bence arkasında müthiş bir yaratıcılık ve dahiyane bir zeka yatıyor.


Arya ve Tyrion çok güzel değil mi?


Ya Robb ve Melisandre?


Sansa ve yan bakışları...


Fransız ilizatör Mike Wrobel geçtiğimiz yıl GoT karakterlerini 90'lar modasına uydurmaya karar vermiş.


http://moshi-kun.tumblr.com/ adresinde çok daha fazlasını bulabilirsiniz :)


Bir kaç eksik var tabi ki. Bugünlerde Hodor üzerinde çalışıyormuş; Hodor'un da güzel olacağı konusunda benim pek şüphem yok doğrusu.

Yeni resimlerle görüşmek üzere. O zamana kadar sağlıcakla kalın :D
 Ne okusam, ne okusam diye düşünürken 3. ve final kitabının da çıkmasıyla beraber kendimi gaza getirerek başladığım bir kitap yorumuyla herkese selamlar:D

Kitap: The 100 (The Hundred #1)
Orijinal Adı: The 100/The Hundred  (The Hundred #1)
Yazar: Kass Morgan
Yayıncı: Go! Kitap
Sayfa Sayısı: 297

İNSANLIĞIN GELECEĞİ ONLARIN ELİNDE

Yaşanan nükleer felaket dünyanın sonunu getirmiş, bu büyük felaketten sağ kurtulan insanlar 300 yıl boyunca Dünya'nın yörüngesindeki bir uzay gemisinde varlıklarını sürdürmüştür.

Tükenmeye yüz tutan kaynaklarla koloniyi ayakta tutmaya çalışan yöneticiler, nüfusu kontrol altında tutmak için en sert tedbirleri almakta, hafif suçlar için bile idam cezası uygulanmaktadır. Öyle ki çocuk suçlular on sekiz yaşına geldiklerinde idam edilmektedir. Ama ölümlerini bekleyen bu gençlerin artık çok önemli bir görevi vardır. Gözden çıkarılmış genç suçlulardan oluşan 100 kişilik bir ekip, geçen zaman içinde yerleşime hazır hale gelip gelmediğini test etmek için Dünya'ya gönderilecektir.

Koloninin geleceği, onların elindedir. Bu onlar için ya ikinci bir şans ya da bir intihar görevi olacaktır. 100 ekibi farklılıklarını, geçmiş hesaplaşmalarını bir kenara bırakıp birleşmeli ve bilinmezlerle dolu Dünya'da hayatta kalmaya çalışmalıdır. Ama ihanetler, sırlar, henüz bitmemiş ve yeni başlayan aşklar bir bir gün yüzüne çıktıkça bir arada kalmaları gittikçe zorlaşacaktır.

Yakın gelecekte beklenen bir nükleer felaket... Bugün neredeyse bütün distopya romanlarının çıkış noktası olan bu konu The 100'de de karşımıza çıkıyor. Fakat bu sefer baskıcı rejimin suçlular için çok farklı planları var. Nükleer bir felaket sonrası bir gemide yaşamaya başlayan insanoğlunun sonu yine yaklaşmak üzere. Kaynaklar tükenmeye başlamış ve artık gemi de onarılamayan sorunlar ortaya çıkıyor.
Yani insanoğlunun  ait olduğu topraklara yani Dünya'ya dönmekten başka da çaresi yok.

 Ben karakterleri bu kadar kafa karıştırıcı bir kitapla daha önce hiç karşılaşmamıştım. Herkes kendi aleminde,kendi kafasına göre yaşıyor.  Normalde birden fazla kişinin ağzından anlatılan kitapları pek sevmem. Üstelik dört kişinin birden düşüncelerini okumak, bana göre çok kafa karıştırıcıdır. Ayrıca tek bir yazar yazdığı için karakterler birbirinin aynısı ya da benzeridir. Lakin yazar bu işin altından öyle bir kalmış ki karakterler birbirine benzemek şöyle dursun, birbirlerini andırmıyorlar bile.

Kitapta dört önemli karakterimiz var. Bellamy, Clarke, Wells, Glass. Bellamy fakir kesimden gelen asi çocuk rolünü üstlenirken, Clarke doktorculuk oynayan, zengin kesimden gelen fakat şımarık olmayan kız rolünü üstlenmiş. Wells, Clarke'ın eski sevgilisi ve ona kendini affettirmeye çalışan suçlu çocuk olurken, Glass ise Wells'in en iyi arkadaşı ve aynı zamanda gemiden son anda kaçan bir suçlu. Yani aralarında Dünya'ya tek gitmeyen kişi Glass. Onun sayesinde de gemiyle bağlantımızı kitap boyunca kesmemiş olduk.

Gemideki koloni sistemi iğrenç ötesi. Belli bir kast sistemi var fakat bu kast sistemi sadece çalışılacak yerleri ve biraz da yaşam kalitesini belirliyor. Onun harici pek öneli değil çünkü tek öneli olan nüfusu mümkün olduğunca azaltmak. Bir nevi Çin politikası uygulanıyor gemide. Tek çocuktan fazlasını yapamazsın, eğer yaparsan çocuğu senden alıyorlar ve öldürülüyorsun falan (Çin'de sadece çocuğu öldürüyorlar, anne babayı değil). İlaç çalmak gibi basit bir suçta bile idam ediliyorsunuz ve hiçbir şeyi sorgulamaya hakkınız yok.

Kimin iyi, kimin kötü olduğuna ise bir türlü karar veremedim. Herkes kendince haklı ama bir şekilde suçlu. Tam diyorum ki 'Bellamy, Allah seni nasıl biliyorsa...' ve sonra 'ama bak burada ne kadar da tatlı' diye düşüne düşüne bir bakmışım kitap bitmiş. Böyle de olmaz ki ama!
Sadece karakterler gereğinden fazla soğuk geldi.  Özellikle de baş karakter olan Clarke hanımefendisine o kadar gıcık oldum ki kitaba karşı gözlerimi kısıp kısıp 'seni çıkarcı, hain, pislik, kötü kız' demekten kendimi alamadım. Halbuki kız belki de kahraman olacak. İsterse İngiltere kraliçesi bilmem kaçıncı Elizabeth olsun, ben yine de kıza gıcık oldum. Spoi vermek istemediğim için nedenini maalesef söyleyemeyeceğim.

GO! Kitap serinin son kitabını da çıkardı ama buna rağmen ben daha yeni okuyorum. Üşengeçlik işte. Ayrıca kitabın, yurtdışında 2014 yılından itibaren yayınlanan ve güzel bir hayran kitlesine sahip bir dizisi mevcut. Dizi 2 sezonu geride bırakmış ve 3. sezonun da çekimlerine başlanmış. Haberiniz olsun  yani :D

İYİ OKUMALAR!!!

Kafayı yemeye başladım...
 Ciddi ciddi söylüyorum; ne tarafa baksam kaplumbağa görüyorum.
Hem de maske takan, mutasyon geçirmiş, ninja kaplumbağalar . Yani anlaşılan, yaz tatilinin uzaması bana pek yaramadı.

Asla vazgeçmeyeceğiniz bazı şeyler vardır. Geçmişte ne kadar bağlıysanız şimdi de aynı şekilde sevdiğiniz, sizin için yeri daima aynı kalacak şeyler. Herkesin vardır. Adı geçtiği an da, hemen ortama hakim olduğunuz, bir el hareketi ve ukala bir gülümsemeyle herkesi susturup sizin konuşmaya başladığınız bir konu, bir şey, bir kişi mutlaka vardır hayatınızda.
Eğer böyle tutkularınız varsa gerçekten şanslısınız demektir.
Şu an konu başlığında da gördüğünüz ve belki de bu sayfaya tıklama sebebiniz olan 'TMNT (Teenage Mutant Ninja Turtles)' ise benim tutkum.
8 yaşındayken Planet Çocuk'ta izlerken nasıl çığlıklar atıp, kahkaha tufanlarıyla yeri göğü inletiyorsam, bugün de bu performansımı hiç kaybetmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim.
(Tabi ki şimdi daha az abartıyorum ^-^)


Yaşıtlarım yeni dizilere başlarken benim çizgi film izlemem her ne kadar biraz absürt dursa da maalesef Amerikan dizilerinden pek hoşlanan bir tip değilim (yine de izlediğim bir kaç dizi var).  Dizi izlemeyi genel olarak sevmem ama çizgi film ya da anime izlemeye de deli gibi bayılırım. Belki de biraz çocuk kalmışımdır? Öyle ya da böyle şu aralar fena sardığım TMNT'nin benim için bir çizgi filmden fazlası olduğu da kesin.

Bugün Dünya üzerinde benim gibi milyonlarca insan olduğunu yaklaşık bir hafta önceye kadar bilmiyordum. Ama Google arama motoruna sadece 'Ninja Kaplumbağalar' yazmam bile belki de hayatım boyunca asla aklıma gelmeyecek sitelere, gruplara, insanlara ve daha birçok şeye ulaşmamı sağladı. Hangi sosyal medya aracını kullanıyor olursanız olun, kısa bir araştırma yaptığınız zaman Leonardo, Raphael, Michelangelo ya da Donatello adında kullanıcılara denk gelmeniz de işte bu yüzden kaçınılmaz olacaktır.

1983'te ortaya çıkan ve hala her gün hayran kitlesini daha da genişleterek yoluna devam eden bir seridir TMNT.
  Geçtiğimiz yıl filmi çıkan ve filmin gişede başarılı bir hasılat yapması sonucu 3 Haziran 2016'da da 2. filmi çıkacak olan ve 2012'de başlayıp 4. sezonunun çıkması beklenen bir çizgi filmi de olan Ninja Kaplumbağalar'ı unutmak pek de mümkün değil elbet.

Ben Ninja Kaplumbağlar'la bir çizgi film kanalında tanıştım. Elbette ki o zamanlar hiçbir şey bilmiyordum.O zamanlar kardeşimle Leonardo mu Raphael mi tartışması yapan iki küçük 'fan girl' idik.
Yayından kalkması sonucu aynı diğer çizgi filmler gibi çocukluk anılarımızın arasına gömdüm. Taa ki sıkıntıdan ne yapsam diye düşünene kadar... Artık 'fan girl' olayını da aşıp nasıl saçmaladığımı inanın bana görmek istemezsiniz :)

Ben onlarla 2003'te başlayan çizgi film serisi sayesinde tanıştım. Hala da en sevdiğim çizgi film o seridir. O zamanlar hayalim Leonardo ile evlenmekti ve onu çok çok ama çok fazla seviyordum. Hem takımın lideri, hem katana kullanıyor, hem de çok havalı falan filan... Sonra baktım ki hala Leo'yu çok seviyorum. (Hala Leonardo ile evlenme hayali kuruyor...)
Şayet bir yerlerde bu yazıyı okuyan ve 'evet, bu kızı anlıyorum!' diyen biri olursa bana ne zaman, nerede isterse ulaşabilir. İnanın bana 7/24 TMNT hakkında konuşabilecek azme sahibim :)
Mesajlarınızı ya da yorumlarınızı büyük bir merakla bekliyorum :D


Ne zamandır okumak istediğim bir kitapla herkese merhabalar :)
Sorun şu ki kitap bende şok etkisi yarattığı için bir türlü kitabın yorumunu yazamadım. Ama şimdi... Düşüncelerimi toparlayabildiğim kadarıyla bir inceleme yapmaya çalışacağım :/
ARKA KAPAK YAZISI:

O gecenin, devasa uzay gemisi ikarus'taki diğer gecelerden hiçbir farkı yoktur. Ta ki o büyük felaket gerçekleşene ve İkarus yakınlardaki bir gezegene düşene dek. Elli bin yolcu kapasiteli gemiden yalnızca iki kişi kurtulmuştur: Evrenin en zengin adamının kızı Lilac LaRoux ve genç bir savaş kahramanı olan Binbaşı Tarver Merendsen.

Binbaşı Merendsen, Lilac gibi kızların insanın başına beladan başka bir şey getirmediklerini uzun zaman önce öğrenmiştir. Lilac da, Tarver'ın kendi iyiliği için, onu kendisinden uzak tutması gerektiğinin farkındadır. Ama ıssızlığın ortasında hayatta kalabilmek için birbirlerine ihtiyaçları vardır. Açlık, soğuk ve vahşi hayvanlara bir de Lilac'ın duyduğu fısıltılar eklenince birbirlerine güvenmekten başka çareleri kalmaz. Ne var ki çok geçmeden, onları birbirlerinin kollarına iten bu trajediden büyük bir aşk doğar. Artık kurtulup kendi gezegenlerinde bir ömür ayrı kalmaktansa düştükleri bu ıssız gezegende birlikte olmayı tercih ederler.

Ama her adımda onları takip eden gizemli fısıltıların ardındaki gerçeği öğrenmeleriyle her şey bir anda değişir. Lilac ile Tarver o gezegenden ayrılsalar bile artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Nefes kesen bilim kurgu üçlemesinin ilk kitabı, Benim Uzak Yıldızım, zaman ve mekân tanımayan sonsuz bir aşkın hikâyesi…
Tepkim <3

YORUMUM:

Öncelikle belirtmeliyim ki giriş kısmı çok güzel, olaylarsa çok hızlı gelişiyor. Bulunduğu dünyayı sayfalarca anlatan, adetlerini, göreneklerini uzun uzadıya yazan bir kitap değil. Aksine kitabı ve olayların geçtiği dünya düzenini sayfaları çevirdikçe, sindire sindire okuyup anlıyoruz. Böylece de konuya hemen giriş yapılmış oldu.

Ben kendi şansımı yaratmayı tercih ederim.

50.000 kişilik bir uzay gemisinden yalnızca Tarver ve Lilac'ın kurtulması her ne kadar berbat olsa da, insanın ayağı bir kere çukura düşmeye görsün! Emin olun felaketler bir zincirdir ve koptuğu yerden itibaren yakanıza yapışması an meselesidir.
Kitapta da aynen bu şekilde oluyor. İkarus'un hiperuzaydan fırlaması ve parçalanmaya başlaması yetmezmiş gibi, kaçış kapsülleri de parçalanıyor. Aslında buna sadece bir başlangıç da denebilir.
Kurtarma gemilerine sinyal de gönderemeyince yapabilecekleri tek şey bulundukları yabancı gezegene uyum sağlayıp, İkarus'un enkazına ulaşmaları gerekmektedir. Tabi yolda gördükleri hayaletlerle ya da duydukları ağlayan fısıltılarla delirmezlerse...

Bence kitapta tam bu noktada başlayıp, normal bir bilim kurgu romanı olmaktan çıktı. Birbirlerinden şüphe duymaları, delirmek üzere olmaları ya da hiçbir şeye mantıklı bir açıklama yapamamaları...
500 sayfalık bir kitap, bir bardak su gibi hemen bitiverdi.
Tarver savaş kahramanı olarak anılan genç ve başarılı bir binbaşıyken, Lilac ise evrenin en zengin adamının kızı. Hatta adeta bir prenses. İkisinin bu kadar farklı olması ya da birbirlerine demediklerini bırakmamaları ise kitabın en eğlenceli yanıydı.

Hem erkek hem de kız karakterin ağzından anlatılan kitapları genelde biraz sevimsiz bulurum. Çünkü yazarı kadın olunca erkek karakterin düşüncelerinin pek iyi aktarılamadığı düşünürüm hep. Nedense Benim Uzak Yıldızım bu tabumu da yıkmış oldu.
Hem eğlenceli, hem beklenmedik, hem gizem dolu hem de bilim kurgu!
Her ne kadar kitabın sonunda ortaya çıkan gizem ben de istenen etkiyi yaratmasa da kitap genel olarak süperdi. 400 sayfa boyunca yaşananlardan sonra sır perdesinin daha cafcaflı aralanmasını beklerdim.
Ne yapalım, bu da kitabın tuzu biberi olsun :)

"Ölü olduğum zamanı hatırlıyorum, Tarver." Yutkunurken nefesim hıçkırık gibi çıktı."İnsan sonunda kendini bekleyen şeyi bilerek, nasıl tekrar yaşar?"
Belki Yunan Mitolojisi'ne ilgisi olanlar bilir ama bilmeyenler içinse kitapta İkarus'un isminden biraz bahsedilmiş, şahsen ben bilmediğim için olaya biraz Fransız kalmıştım. Lilac babasının Yunan Mitolojisi'ni çok sevdiğini, bu yüzden gemiye İkarus dediğini söylemişti. Fakat nedenini açıklamamıştı. Meğer İkarus Yunan Mitolojisi'nde adı çok geçen bir kahramanmış. Kral Minos tarafından babasıyla beraber bir kuleye kapatılmış ve daha sonra babasının yaptığı kanatlarla o kuleden kaçmış. Fakat kanatlar bal mumundanmış  ve babası İkarus'a 'ne çok yüksekten uç, ne de çok alçaktan uç' demiş. Özgürlüğün coşkusuna kapılan İkarus çok yüksekten uçmuş, Güneş'ten kanatları erimiş ve Ege Denizi'ne düşerek ölmüş. (Mutlu son)

2. kitap yurt dışında 'This Shattered World' adıyla çıkmış. Ama GO! Kitap ne zaman çevirir bilemem. Fakat kitabın karakterleri değişiyor. Yani Benim Uzak Yıldızım ile Tarver ve Lilac'a veda edip, This Shattered World ile de Flynn ve Jubilee'ye merhaba demiş olacağız. Tabi Tarver ve Lilac da ara ara kitabın sayfalarında karşımıza çıkacakmış. 2. kitap hakkında da yorumlar güzel ama bakalım Türkiye'de de sevilecek mi?
Serinin 3. ve final kitabının ise 1 Aralık'ta Amerika'da çıkması bekleniyor.

Nice iyi haberlerle, bol bol kitaplarla bir sonraki yoruma kadar görüşmek üzere :) 
Olivia Silber'ın rüyalar diyarına hoş geldiniz :) 
Yalnız dikkat, eğer buraya girecekseniz düşüncelerinizi bir şekilde kendi kapınızın arkasına kilitlemeniz önemle rica olunur. Yoksa asla bilinmesini istemeyeceğiniz sırlarınız hiç ummadığız kişiler öğrenebilir. Demedi demeyin sonra...

Bu aralar bloğa pek fazla uğramıyorum. Hatta neredeyse hiç uğramadım bile denebilir. Pek fazla kitapta okumuyorum. Sanırım okullar açılacak diye bunalıma girdim :( İtici öğrenci psikolojisi sendromu da denebilir.

 KİTAP KÜNYESİ:
Orijinal Adı:  SilberYazarı:  Kerstin GierSerinin Adı:  Silber SeriesSayfa Sayısı: 397Yayınevi: Pegasus YayınlarıSeri Numarası: #1Çıkış Tarihi: Haziran 2015Türü: FantastikGoodreads Puanı:  4.1 (6.630 oy kullanılmış)

 ARKA KAPAK YAZISI:

 Kertenkele tokmaklı, gizemli kapılar; konuşan taş heykeller ve elinde baltasıyla, delirmiş bir bakıcı… Liv Silber'ın rüyaları son zamanlarda epey tuhaflaşmıştır ve içlerinden biri fazlasıyla kafasını kurcalamaktadır. Bu rüyada gece yarısı dört çocuğun gizemli ve karanlık bir ayin gerçekleştirdiği bir mezarlıktadır. Üstelik Liv bu dört genci normal yaşamında tanımaktadır çünkü Grayson ve üç arkadaşı gerçekten vardır.

Liv kısa süre önce bu dört gencin okuduğu okula kaydolmuştur ve aslında hepsi iyi çocuklardır. Mezarlıktaki geceden daha korkutucu olan, arkadaşlarının Liv'in rüyada söylediği ancak gerçek hayatta hiçbir şekilde sözünü etmediği şeyleri bilmesidir. Çocukların bunu nasıl öğrendiğini çözmek ise, bilmeceleri çok seven Liv'in uzak duramayacağı kadar çekici bir gizemdir…
 
YORUMUM:

Kerstin Gier'in kalemini bilen bilir, bilmeyense bence çok geç kalmış demektir. Aşk Tüm Zamanların İçinden Geçer serisini elime almamla bitirmem bir olmuştu. İşte bu yüzden  Silber'a daha başlamadan hayal kırıklığına uğramayacağımı biliyordum. 
Rüyalar üzerine yazılmış bir kitap ilk defa okuyorum. Belki okuduğum kitap bilimsel verilere dayanmıyor ama hayal gücünün sınırlarını zorladığı kesin. Özellikle de benim gibi hiç rüya görmeyen ya da gördüğü rüyaları sayesinde unutan biri için bir hayli ilginç geldi.

Klasik bir başlangıç yapıyor kitabımız. İngiltere'ye yeni taşınan güzel kızımız Olivia Silber, okulda bomba gibi dört sarışın erkek görüyor (inanın bana bu sarışınlara bütün okul hasta :D). Üstelik Olivia'nın annesi (hiç sevmedim o kadını) sarışın bombalardan Grayson'ın babası ile aynı evde yaşama kararı alınca her şey daha da ilginçleşiyor. Ama daha yeni başlıyoruz.
Aynı gece sarışın yakışıklılar grubunu rüyasında,  onlar garip bir ayin yaparken yakalayınca Liv'in içindeki dedektifte ortaya çıkmakta pek geç kalmaz elbette. Ortada çözülecek bir gizem varsa ve Scooby Doo ve arkadaşları hala ortaya çıkmadıysa, gizemi çözmek için ana karakterden başkası söz konusu dahi olamaz.

Kitabın sayfaları, çeviri ve anlatım ağzı çok güzeldi. Ben daha ne olduğunu anlamadan kitap bitiverdi.yine de Liv'in kitapta en beklemediğim kişiye aşık olduğu gerçeği var. Sonunda çok heyecanlanmadım, '2. KİTAP TÜRKİYE'DE HEMEN ÇIKSIN YOKSA YAYINEVİNİ YAĞMALARIM!!!' gibi bir bekleyiş içinde de değilim. Sürükleyici bir kitap olsa da Henry'nin sırları dışında bence pek merak uyandırıcı değildi.
Ama yine de kız karakteri bir şekilde sevdim.
Malum genelde kitaplardaki kızlar 'kimse bana emir veremez, ben ne istersem yaparım ama asla hiçbir şey sorgulamam' kafasını yaşadıkları için farklı olan kız karakterler de okuyucuya ilginç gelebiliyor tabi.

Öyle ya da böyle farklı bir konusu olan değişik bir kitaptı. Özellikle de -Dedikodu Blogu-
olayı çok hoşuma gitti. Yazara özel ve bir hayli değişikti. Okuldan biri- ama kimse bu kişinin kim olduğunu bilmiyor- herkesin neyi var neyi yok bir blog sayfasında ortaya döküyor. İşin en fena yanı bu kişinin hiç utanması yok ve her şeyi bir şekilde biliyor. Ama yine de kitapta okumayı en sevdiğim bölüm -Dedikodu Blogu- idi. İnsanların sırlarından eğlenmek biraz trajikomik bir durum olsa da normal bir toplumun normal bir bireyi olduğuma hiçbir zaman inanmadım ben.


Dediğim gibi farklı ama yine de pek merak uyandırmayan ve buna rağmen su gibi akıp giden bir kitaptı. Benden 4 puan. Ama okuyup okumamak size kalmış.
İYİ OKUMALAR!!!!


Bana Ulaşın